View Post

Yanlış Yerde Yanlış Zamanda Beş Parasız (Berlin 2010)

Sebastian Lütgert* Bu makale online e-flux dergisinin 17. sayısında Down and Out in All the Wrong Places (Berlin 2010) başlığıyla yayımlanmıştır. https://www.e-flux.com/journal/17/67406/down-and-out-in-all-the-wrong-places-berlin-2010/ I – August Sokağı (Auguststrasse) Tarafıma “90’ların Berlin’i”, “Post-kapitalist Kendimiz” ve “Ekonominin Kuir Hali” konuları ile ilgili makaleler yazma talebi geldiğinde aklıma gelen ilk şey “Her Şeyi Nasıl Bok Ettik” başlıklı bir makale yazmaktı. Ancak bu konular üzerine biraz daha kafa patlatınca “Ettik” öznesinin problemli olduğu ve kavramsal olarak zaten kaygan bir zeminde olmasından ötürü daha bir kafa karışıklığı yaratabileceğini fark ettim. Bu çerçeveler, 1995’lerin Berlin’indeki gibi, hal-i hazırda sanat ve politika dünyasında heterojen yapıların eleştirel girişimleri içerisinde tartışılmış, (ki geçmişteki girişimlerin en erdemli taraflarının aynı zamanda en cahil tarafları olduğu söylenebilir) aynı zamanda 2010 yılının Berlin Bienali’nde de ne idüğü belli olmayan yer, zaman ve libido iletişimi ile katılımcıların benliğine tesir etmiştir. O yüzden yazımı 1. tekil şahsa atfederek bu tekil şahsın yeniden yazılan tarihin bir parçası …

View Post

Bir karşı-arşiv manifestosu / A counter-archive manifesto

Bir karşı-arşiv manifestosu Devletlerin fişleyici, denetleyici arşivlerine karşı kendi arşivlerimizi yaratmak için İnsan hakları savunusu adına kanıt görüntü havuzu oluşturmak için İmajın, sözün, yazının mübadelesini yaygınlaştırmak için İnterneti özgürleştirmek, açık kaynaklı yazılımları çoğaltmak için Medyanın -ve sosyal medyanın- duygularımızı ve aklımızı denetleyici, sansürleyici, pasifize edici mekanizmalarından sıyrılabilmek, karşı-medyalarımızı ve dijital direniş alanlarımızı genişletmek için Birden fazla formu, ara formları bir arada kullanmak, sanattan, sosyal bilimlerden, sinematografiden eyleme uzanan geçişken alanların işleyişini birlikte düşünmek, izlemek, paylaşmak ve tasarlamak için İktidarların dayattığı zamansallıktan zamandışına sıçramak için Geçmişi bugünden bağımsız bir nostalji dilinden kurtarıp dünün görüntüleriyle bugünü anlamak için Kendi ‘olaylar’ımızı, düşünce yeteneğimizi, tarihimizi, hafızamızı korumak ve her gün yeniden yaratmak için Dijital artık/atık/çöp imajları kurtulmak isteyeceğimiz şeylere değil yaşamsal öğelere dönüştürmek için Lisansı değil, kullanımı yaygınlaştırmak için Farklı coğrafyalardaki girişimlerle dayanışmacı ağları güçlendirmek için Dünyayı farklı yorumlamak değil bizzat onu değiştirmek için Otonom imajlara doğru yol almak için Sonsuz video okyanusuna özgürce …

View Post

Cebimdeki Dünya / World in a Pocket

(Kurmaca Kısa Film /Short Feature Film)  Kısa Özet/ Synopsis: Bu senaryo, Suriye’de Ermenilerin yoğunlukla yaşadığı Kesab bölgesinden Hatay’a, oradan da Ermenistan’a zorla göç ettirilen bir çocuğun hikayesidir. Suriye’deki hayatından geride kalanlar ise sadece cebindekilerdir. This is the story of a child’s journey of forced migration from theArmenian district of Kesab in Syria, to the Hatay region of Turkey and to Armenia as the final destination and the new home for his family. The only remnants of his old life is in his pocket. Cebimdeki Dünya – Tretman (Scroll down for English) Sahne 1 – Kesab’da bombardıman altında bir ev – Gün Anne ve baba panik halinde oturma odasında eşyaları paketlemektedirler.  Tek çocukları 10 yaşındaki Azad , ne olduğunu, savaşın ne üzerine olduğunu ve ailesinin neden eşyaları topladığını anlamaya çalışmaktadır. Annesi gözyaşlarıyla Azad’a çabuk olması gerektiğini ve onun için en değerli şeylerini hemen toplamasını söyler. Azad odasına gider. Pencereden sokağı izlemektedir. …

View Post

Arşiv Üzerine On Tez

pad.ma & Camp 1. Arşivi Beklemeyin. 2. Arşivler büründükleri özel Formlara indirgenemezler. 3. Arşivlemenin Yönü İçeri değil, Dışarı doğru olmalıdır. 4. Arşiv bir Telafi Sahnesi değildir. 5. Arşiv yalnızca Geride Kalanlar ile değil, Yedekler ile de ilgilenir. 6. Tarihçiler Arşivi yorumlamakla kaldılar. Halbuki Mesele onu Hissetmektir. 7. İmge yalnızca Görünür olandan, Metin de yalnızca Söylenebilir olandan ibaret değildir. 8. Serginin Geçmişi Arşivin Geleceğini Tehlikeye Atar. 9. Arşivler Fikri Mülkiyet Kanunundan ziyade, Fikri Uygunluk Kanunlarına tabidir. 10. Zaman Arşivin Dışında değildir, içindedir. [1] 1. Arşivi Beklemeyin Arşivi beklememek çoğu zaman dünyanın birçok yerinde arşivlerin ya da düzenli koleksiyonların bulunmayışına verilen pratik bir yanıttır. Aynı zamanda ya “devlet arşivini beklersin” ya da “arşivlenmeyi beklersin” seçeneklerinin sağlıklı olmadığını ifade eder. Bu, her koleksiyonun ya da toplamanın arşiv olarak isimlendirileceği ya da sanatın belleğe ilişkin bütün uygulamalarının tekrar arşiv kalıbına sokulacağı anlamına gelmez. Daha ziyade arşivin farklı şekillerde konuşlandırılabileceğini ifade eder: ortak bir merak, …

View Post

Kurgu Diyalogları – Yıkılmışı Tedarik / Ölü Adamın Türküsü

(Yıkılmışı Tedarik’i izlemek için yazının sonuna inebilirsiniz.) Oktay: Albay’ın görüntüleri 8 sene sonra 103 dakikalık bir videoya dönüştü. Bi izlersen üzerine konuşuruz… Alper: Albay’ı, yani “Yıkılmışı Tedarik”i izlerken filme dair dışardan bir yorum yapmam ilk başta çok zor geliyor. Filmi ara ara durarak bazı yerlerde de gözlerim dolarak izledim. Ama bunun filmle doğrudan bir ilgisi olmayabilir. Kendime dair “deli, hastalıklı aklı var, kafayı yemiş” sözlerinin yarattığı etki ile Albay’ı başka bir empati ve tedirginlikte de izlemiş olabilirim. Deliliğin ifşasının nasıl olacağına dair bir tedirginlik… Bu da beni filme dair mesafeli ya da eleştirel olmaktan biraz uzaklaştırıyor galiba. “Deli” için herhangi bir gündelik hayat alışkanlığı “akıllı” için birçok yerde vazgeçilmez bir eğlence/izlence aracına dönüşüyor. Akıllı, karşısındakini keyifle ya da hüzünle izlerken kendi davranışlarında bir meşruiyet yaratıyor. Standarttan sapmış olduğu varsayılan her durum için geçerli bir hal bu galiba… Bir engelliyi görünce bir yandan engelliye acıma vs duygusu akarken bir yandan da …

View Post

Kurgu Diyalogları – GerideKalanlar / Görüntünün Sefaleti

Alper: Vaktin olursa şu videoya bi bakabilir misin? Bu video Şengal’den İstanbul’a uzanan tanıklıklar olarak kaldı. Görüntüleri gidip çekmek yerine ya kaydın alındığı yerde yaşayanlardan ya da oraya farklı nedenlerle kayıt almak için gidenlerin kullanmadıkları görüntüleri değerlendirmeye çalıştık. Şimdilik sadece Ankara görüntülerini biz çektik. Video her ne kadar İstanbul’da bitmiş görünse de bir anlamda savaştan ve göçten artakalan görüntülerle sanat yapmanın nafileliğine doğru gidiyor. İmkan bulursak videolar İstanbul’dan uzaklara bir yerlere gidecek. Oktay: Videoyu izledim, Ankara Önder Mahallesi kısımının biraz fazla diyaloglu olması Şengal’den gelen sessizliğin etkisini kırmış gibi durdu. Belki batıya doğru gittikçe insanlar daha çok konuşmaya başlıyorlar olabilir. Devamı gelirse bence etkili bir çalışma olacak. Son bölüm İstanbul’du galiba. İki kez denedim internet çöktü, o bölümü izleyemedim. Alper: Aslında pek de planlı gitmedi bu kurgu ve tanıklıklar. Ankara’da kameraya poz verenler ve konuşmak isteyenler dışında bir şey çekmek istemedik. Bir de kurguda Özge’ye gördüklerimizin kaydında kalmaya gayret etmiş olabiliriz. …

View Post

Archivideo: Gece, Şeytan ve Bizim Çocuklar

Önünüzde bir olayı baştan sona takip eden bir video arşivi durmaktadır. Seyr-i Sokak Video Eylem Kolektifi tarafından kaydedilmiş. Kayıt edilirken bir filme dönüşme ihtimali düşünülerek alınmış sekanslar var ise de asıl olarak haber ve videoact, gelecekteki çalışmalara destek için video arşiv olsun istenmiştir. 2013-2014-2015 yılları, Cami/Cemevi projesine karşı Ankara Tuzluçayır Direnişi. Görüntüler, direniş süreci içerisinde haber ve videoact olarak direnişe destek işlevini tamamlamış, sosyal bilimcilerin, politik araştırmacıların ve belgesel sinemacıların çalışmalarında bir başvuru kaynağı olarak arşivdeki yerini almıştır. Belgeselin geleneksel formlarından biri olan ‘belgesel verité’ yapıyor olsaydınız, zaten olay başlangıcında filminize başlar, oradan çıkarsadığınız veya zaten zihninizde var olan meseleleri takip ederek, olayın kendisiyle etkileşim içerisinde kayıtlarınızı yapardınız, ki sizin görüntüleriniz, hem filminizin ham kayıtları hem de yine arşiv kayıtları olurdu. Ama, bir filmik güzergah, bakış açısı izlenerek yapılmış kayıtlar olarak, olayın politik sonuçları için önemli bir an, belgeseliniz için önemsiz kalarak kayda alınmamış olabilirdi. Olay içinde tek bir öğenin, …

View Post

Arıza: Kamera-Montaj

Bu film aracılığıyla belgeselde montaj meselesine bir başka açıdan bakabilir miyiz derdindeyim. Bir “kamera-montaj“denemesi… Kamera ve montaj değil, kamera ile montaj anlamına geliyor. Sinanköylülerin su pompasını tamir ettikleri, yaklaşık iki buçuk-üç saat süren bir çalışmanın bir buçuk saati, iki MiniDV kasete kaydedildi. Filmin bütünü, bu iki kasetin bilgisayarda montajdan geçmeden art arda eklenmesinden oluştu. Hani ben film diyorum, izleyenler öyle der mi bilmem. Hem de 93 dakikalık bir kısa film… Zamanımızın egemen, fest i food belgeselleri, senaryosu önceden yazılmakla, kağıt üstünde kurguya uygun olarak yapılmış çekim planlarının montajda birbirine eklenmesiyle kuruluyor. Montaj süreci, bir “görsel düşünme, yaratma” süreci değil. Nerdeyse her şey kameranın karşısına geçmeden düşünülmüş, planlanmış, bu planları dolduracak parçacıklar hayattan koparılmak üzere kamera başı yapılmıştır. Ters yönde yol alabilir miyiz? Vertov’dan ilhamla bizim masa başı montajlı yolumuz; her şey olup bitiyorken kamera ile orda olmak, hayatı nasılsa öyle çekmek, kaydettiğin hayata dahil olmak, kendini etkiye açmak, filmi zihnen, …

View Post

GerideKalanlar – 14 / Midilli’de Mülteci Olma Mücadelesi: Sincap Ciddiyetinde Yaşamlar

Nagehan Uskan 29.06.2018 (Bu yazı Bir+Bir Dergisi’nden alınmıştır. https://birartibir.org/goc-ve-multecilik/100-sincap-ciddiyetinde-yasamlar Fotoğraflar: Joaquin O’ryan) Ege’nin lacivert sularında pırıl pırıl denizi, zeytin ağaçları, büyüleyici koylarıyla bir Yunan adası. Uzo, mezeler ve rembetiko… Hayallerdeki bu Yunan adası klişesine tıpatıp uyan Midilli birçokları için dört tarafından suyla çevrili bir hapishaneye dönüşmüş durumda. Adanın tek kenti ve idari merkezi Mitilini’de tekneden indiğinizde bir duvar yazısı çıkıyor karşınıza: “Borders are not vegan”, yani “Sınırlar vegan değildir”. Adada geçirdiğiniz her gün bu cümlenin anlamı da olgunlaşıyor. Denizi her seyre daldığınızda dalgaların hareketi ülkelerindeki savaştan canını kurtarmaya çalışan sayısız kadının, erkeğin, çocuğun bu sulara gömüldüğünü zihninize bir kez daha nakşediyor. Karaya ayak basmayı başaranlarsa hayatlarının geri kalanını bu yolculuğun kolay kolay kapanmayacak yaralarıyla yaşayacak. Bir umutla vardıkları hedef kısa sürede büyük bir hayal kırıklığına dönüşüyor. AB ile Türkiye arasındaki göçmen anlaşmasından sonra Midilli’ye ulaşmaları iyice zorlaşan göçmenlerin çoğu, batıya doğru yollarına devam etme gayesiyle geldikleri bu adada çok uzun süre …

View Post

GerideKalan İçSesler 4 – JhunShun

(Scroll down for English) İnder, elindeki Saadat Hasan Manto öyküsünün sayfalarını daha da büküyor, buruyor. Yüzünde profesyonel bir gülümseme. Karşısında, bu çöple kaplanmış sahilde ne aradığını tersleyerek soran Hindu tapınak görevlisinin aklını almaya çalışıyor. Adam bizi arkadaşlarını çağırmakla tehdit ediyor. Biri geliyor hatta. İnder son kozunu oynuyor. “Neden bu tür soruları evinde bir çay ısmarlayarak ve benimle arkadaş olmaya çalışarak sormuyorsun?” Adamı beklemediği yerden kavrıyor, parmakları Manto’nun buruşmuş hikâyesini daha da sarıyor, görünmez yapıyor. Tapınak görevlisi İnder’in bu profesyonel arkadaşlık isteğine karşı koyamıyor, bizimle birlikte köyde yürüyor. Çocukları Kanada’da yaşıyormuş. Bizden “yabancı olduğumuz için” rahatsız olmuş. Ayrıca burası da büyük şirketlerin göz koyduğu yerlermiş. Yani neden çöp çekiyor olabiliriz ki? Belki de şirketlerin görevlendirdiği insanlarız. Ama sahil burası, hemen yanımızda kriket oynayan gençler, cep telefonlarında bu sahilin onlarca kaydı var. Onlar başka, biz başkayız. Hem ben de hiç konuşmuyorum. Yüzümdeki hiç bir şeyi anlamıyor görünen sırıtmaya güvenmeye çalışıyorum. Tapınağın orada …

View Post

GerideKalan İçsesler 3 – Gülemezsiniz

Parmaklarımdan büyük işler yapıyorum galiba. Ne gerek vardı ki kendi ütopyanı gördüklerine dayatmanın. Bak, aklındaki kirli mürekkep de akıyor ekrana. Bozuk pikselleri meyve bıçağı ile kesmeye çalışırsan, ekrana mürekkep akıtıp beyninden parmaklarına yayılan küflü maviliği izleyerek dalarsan olacağı buydu. Her yerde gereksiz bir yanık kokusu… Bir ekmek kızartma kokusu aklına gelmez. Kesin trajiktir tüm yanıklar senin için. Önünde yığılmış bozuk görüntüler, aklında maviyi bir yerlere sokuşturmak kalmış. Ya tamam zorlama işte, gökyüzü, deniz falan yap bişeyler… Anlamı yoruyorsun. Topladığın görüntülerdeki herkes sana bıkkınlıkla bakıyor. “Ne yapacak şimdi yine, yine hangi şekle koyacak bizi. Bizi ekranda sabah akşam ağlatırken bizim şu an uyuduğumuzu biliyor mu?” “Hayır uyumuyorsunuz, uyumamanız lazım. Ekranın içinden çıkamazsınız, bir kere gözyaşlarınızı bıraktınız kayda. Artık onlar sizin değil. İstediğim yerde istediğim zaman ağlayacaksınız bundan sonra. Ama her birinde de bir anlam olacak merak etmeyin. Aralık imaj akışına göre, sizden önce ve sonra eğleşenleri kötülemek için ağlayacaksınız. Çok büyük …

View Post

Ütopyadan Artakalanlar: City of the Sun Belgeseli Üzerine

Özge Çelikaslan [1] Rati Oneli’nin ilk belgesel filmi City of the Sun (Mzis qalaqi, 2017), her ne kadar ismini Campanella’nın Türkçe’ye Güneş Ülkesi olarak çevrilen ütopyasından alsa da, ondan “artık” epey uzak, hatta kimi zaman distopik bile bulabileceğimiz iş, emek, üretim ağıyla örülü bir kentin damarlarına nüfuz ediyor… Prömiyerini bu yıl Berlinale Forum’da yapan film, aralarında Želimir Žilnik’in de bulunduğu Saraybosna Film Festivali belgesel jürisinden en iyi belgesel ödülü aldı. Festivalin son günü izleyebildiğim filmden hafif bir baş dönmesiyle çıktıktan sonra yönetmeniyle yaptığım görüşmelerden ve benimle paylaştığı notlardan ortak bir metin oluşturma fikri ortaya çıktı. Ütopya City of the Sun, kendine özgü imge ve ses rejimiyle, Gürcistan’da pek de güneşin açmadığı, hayaletimsi bir kentin, Chiatura’nın içine doğru yapılan düş/ün/sel bir yolculuk hissi veriyor. 19. yüzyılda Gürcü şairler ve aristokratlar tarafından idealist emellerle kurulan kent, Sovyet rejimi tarafından bir sanayi merkezi haline getiriliyor. Sonraları Amerikalı milyarder Harriman kente büyük yatırımlar yapıyor; tiyatrolar, …