View Post

Geride Kalan İç Sesler 1 – Hasan’ı Beklerken

İki gün önce sürünerek çıktığın arabada unuttuğun telefonda cevapsız çağrılar kaldı. Biraz önce, bu daracık mevzide zamanın boşluğundan aklının derinlerine düşmeden önce hatırladın iki gün önceki cevapsız çağrılar. En zor zamanlarında en gereksiz şeyler kafanı dolduracak illa ki… Sanki aylardır uğramadığın evde ocağı açık unuttun, muslukları da kapatmadın. Sen dönene kadar evde yangın çıkacak, çıkan yangını da evi basan sel söndürecek. Komik geliyor sana böyle basit zıtlıklar. Ağlamak üzereyken gülmek gibi değil, ama bu mevzide elinde tüfekle keskin nişancıyı oynarken kendine laf sokmaya çalışmaya çalışıyorsun sanki. İyi, sen bilirsin. Boşlukta böyle gül kendi kendine… Ortalıkta bir ayna da yok ki şu yüzündeki rezil sırıtma hali aklına kazınsın. Ayna olsa üzerindeki rezil kamuflaj giyisis içinde cücük gibi kaldığını da görecektin ama neyse… Ama yine de telefonu arabadan almış olsaydın iyiydi. Arayan her kimse sana muhakkak çok önemli şeyler söyleyecekti, ki defalarca cevapsız kalmayı önemsemeden sürekli aradı. “Aslında açsaydım da sadece üzerimde …

View Post

Videoeylem: Sınırlar, Yurt ve Kavga

Oktay İnce 2000 yılı, milenyumun başlarında Karahaber adıyla VideA’dan, video ile sanat eylemekten farklı bir uğraşa doğru kaydığımızda videoeylemin bir yurdu yoktu ülkemizde. Varsayabileceğimiz tek yurt ise haberci ile belgesel sinemacı tarafından işgal edilmiş, ikisinin arasında sallanıyor, itilip kakılıyor, ya haberciliğin bir parçası ya da belgesele yandan dahil edilerek söz alabiliyorduk. Aslında söz bile almıyorduk çünkü Ulus Baker üzerinden Vertov’un “hayat nasılsa öyle”sini sayıklayıp duruyorduk. İcraatımız var sözümüz yok idi. Batıdaki anlamıyla videoaktivizmin pratiği ve ithal ezberleri üzerinden emaneten yerleştirildiğimiz yerlerde ise diken üstündeydik. Bir sınırdan, sınırlarımızın genişlemesinden bahsedebilmemiz için kendimize bir yurt açmak, o yurda yerleşme zorundaydık. Bu gün,yurttaş haberciliği, belgesel sinema veya video aktivizmden farkı görülebilir hale geldikten sonra, videoeylemciler olarak anılmaya başladığımıza göre, artık bir yurdumuz var. Dolayısıyla yurdumuzun da giderek genişletebileceğimiz sınırları. İster köylüler ister göçebeler, yurt adlandırmasının ataları, kavgasız yurt edinilemeyeceğini bilirler. Biz de, belgesel sinema, habercilik ve videoaktivizm ile farklılıklarımızın üzerinden çok kavga ettik, …

View Post

Devrim’in Sineması: Odessa Kaldırımlarında Ayaklanan Sine-Göz

Alper Şen Ayrıntı Dergisi Sayı: 23 – Ekim Devrimi Sayısı Sovyet Devrimi dünya tarihinin akışını değiştirirken, bu devrime tanıklık eden Sovyet yönetmenleri ve sinema düşünürleri de eserleri ile sinemayı yeniden tanımlayarak, hareketli görüntünün akışında devrimci bir anlatım estetiği kurgudılar. 1920’lerde Sovyetler Birliği, bu nedenle Devrim’in nasıl yazılması, anlatılması, kaydedilmesi ve nasıl kurgulanması gerektiğine dair hararetli bir tartışmanın sürdüğü yıllar oldu. Bu tartışmaların merkezinde kalan, birbirlerinden tamamen farklı tarzlarda yapılan iki film, Potemkin Zırhlısı (1925) ve Kameralı Adam (1929) ve bu iki filmin yönetmenleri Sergei Eisenstein ve Dziga Vertov, sinematografide yaptıkları devrimle bugünün hareketli görüntü estetiğinde kalıcı iz bıraktılar. * Odessa Kaldırımları’ndaki Devrim: Sergei Eisenstein Sergei Eisenstein, “Potemkin Zırhlısı”nın (1925) “Odessa Kaldırımları” sahnesindeki her kadrajın ve her kamera hareketinin sinema tarihinde ve tekniğinde bir devrime işaret ettiğini biliyor muydu emin değiliz. Ama emin olduğumuz bir şey, Eisenstein’in bu sahnede geliştirmiş olduğu anlatım tekniği ve estetiğinin bugünün sinema dili için bile hala …

View Post

Akademik/Politik Doğrulayıcı Olarak PoVe, AkEl ve Diğerleri

Oktay İnce PoVe genellikle isimsizdir,”iki genç”, “somalı bir çiftçi”,”Soma’dan gelen işçi”,”Kınıklı kadınlar” onlardır İktidar ve tabii ki direniş, insanın kendi içine yerleşecek kadar mikro bir hal aldığında, ruhumuzun bedenimiz üzerinde, zihnimizin ruhumuz üzerinde kurduğu iktidardan söz etmeye başladığımızda, bilgi, çoktan bir iktidar aygıtı olarak ilan edilmişti, hem de en kabasından. Bilgi, gömlek gibi üzerinden sıyırıp  kurtulacak bir şey olmadığından, bilgimizin hem nesnesi hem müşterisi olan halk, yani “bilmeyen” ile “bilen” arasındaki denkleşme nasıl sağlanabilirdi? Modern zamanlarda Marksist yol, onları “kendinde” iken “kendisi için” haline getirecek bir bilinçlendirme faaliyeti sonunda bu denkleşmenin sağlanması idi. Ama şimdi artık makro iktidar algısının mikro iktidar algısına dönüştüğü zamanlarda bilginin özgürleşme perspektifinin yeni bir biçim alması icap ederdi. Çatal çatal bilgi yollarından birisi, bilgiyi okulların, kitapların, aydınların yazanların çizenlerin, insanın bildiği şey olmaktan çıkarmak oldu. Doğa da her şeyi zaten bilirdi. Kendi doğasını bilirdi, doğanın doğasını bilirdi. Kediler fareyi, kuşlar uçmayı bilirdi, ve başkasına öğretirdi. …

View Post

Sosyal Bilimler ve İmaj

Tekel Direnişi üzerine bir araştırma çalışmasının imajlar üzerinden bir yeniden okuması Oktay İnce METİN-İMAJ-DOĞRULAMA Metin içinde imajın metinle nasıl bir ilişki kurduğu önemli, bir doğrulama, kanıtlama işlevi mi üstleniyor, metni yeniden yorumlayıp zenginleşmesini sağlayan öznel bir katkı mı, salt yazının yoruculuğundan okuyucuyu uzaklaştıracak bir ara formül mü? Şunu söyleyebilir miyiz, kitaptaki hiç bir imaj  metinle tartışmak, onu inkar etmek, yanlışlamak için konmaz yazar tarafından. Söylenenin, savlananın tersini iddia eden. Niçin? Metnin, bir politik hareket tarafından biraz da propaganda amaçlı yazıldığını düşünelim. Kendi elemanlarının işçilerle nasıl samimi, doğru ve politik olarak dönüştürücü ilişkiler kurduğunu gösteren bir çok fotoğraf görürdük. Nitekim bu tür metinlerin örneği çok Tekel Direnişinde. Politik hareketler kendilerini doğrulamayan metinler ve imajlar paylaşmazlar. Ya akademik bir metin? Kendi tezlerini tartışmalı görebilir ama yanlışlayabilir mi? Baştan buna niyet edebilir mi, etmez büyük ölçüde. Soruları açık uçluysa zaman içinde tezlerini yanlışlayan sonuçlar ortaya çıkmaya başlarsa bu yanlışlamanın izini sürüp kitabına yazabilir …

View Post

Ölçek Meselesi

Pelin Tan For the English version of the article: http://www.e-flux.com/architecture/superhumanity/68689/the-matter-of-scale/ 2016’ydı; bölgelerin, şehirlerin, binaların, hayvanların, bitkilerin ve insanların ölçekleri aynı anda genişlemeye ve daralmaya başladı. Yakın oluş ve anlatı önemli hale geldi . Bu yüzden geri çekilmeye ve olağan kıyamet sonrası dönem için hazırlık yapmaya karar verdik. Kayıt 2316.018, Mardin Yan döndüğümde kum kaplı pencereden süzülen kızıl güneşle karşılaştım. Başka bir insan görmeyeli uzun zaman olmuştu. Kent savaşta harap olmuş neredeyse tanınmayacak hale gelmişti. O zamandan beri tüm kent güneyden gelen kumla kaplı. Binalar yıkılırken, ilçeler, ormanlar, hatta hava bile değişmişti. Yakınlardaki bir su kaynağı bir müddet daha kullanılabilecekti, fakat eski sınır civarındaki trafo bombalandığı için suyun uzaklardan çekilmesi mümkün değildi. Olsaydı dahi, Dicle’nin suyu zamanla azalmış, neredeyse kurumuştu. Beni komşularımdan ayıran ulusal sınırlar da yok olmuştu, ancak burada başka kimseler de yoktu. Kurtulan olmamıştı. Kayıt 2016.033, Atina Apar topar şehri terk etmek zorundaydım. Arkadaşım, henüz boşa çıkmadan, “geri çekilmemiz” …

View Post

Bir Sokak Hikâyesi ya da Akran Edinmek

Ahmet Gürata – Yeni Film Dergisi Nisan 2017 John Berger yazdığı roman ve denemelerin yanı sıra televizyon için yaptığı Görme Biçimleri gibi öncü çalışmalarıyla tanınıyor. Diğer yapıtlarının gölgesinde kalsa da, sinema Berger’in önemle eğildiği sanat dallarından biri. Öyle ki, bir söyleşisinde, üretirken resim ya da düzyazıdan çok sinemadan etkilendiğini belirtir (John Berger in Conversation with Michael Ondaatje, 2003, Vimeo). Berger, sinema alanındaki ilk çalışmalarını İsveçli yönetmen Alain Tanner ile gerçekleştirdi. İkili  1966-76 yılları arasında birlikte biri belgesel olmak üzere dört filme imza attı.[1] Bu filmleri, uzunca bir aradan sonra, İskoç sanatçı Timothy Neat ile yaptığı iki çalışma izledi.[2] Berger, bu filmlerin ilkinde oyuncu olarak anlatıcı rolünü üstlenirken, filmin pek çok aşamasına da destek oldu (Neat, “Invisible Cinema”, On John Berger içinde, der. Ralf Helter ve David Malcolm, Brill, 2015). Berger’in sinemadaki son işbirliği ise yaklaşık 20 yıl sonra gerçekleşti: Taşkafa: Bir Sokak Hikâyesi (Andrea Luka Zimmerman, 2013). Kral: Bir Sokak …

View Post

Videonun Eylemi kitabı üzerine: “Bütün seyirciler ya korkaktır, ya da…”(1)

Özge Çelikaslan Lübnanlı sanatçı Rabih Mroué, Documenta 13’te yaptığı Pixelated Revolution (Pikselli Devrim, 2012) adlı sunum performansında, her şeyin bir yerde karşılaştığı şu cümleyle başladığını söyler: “Suriyeli protestocular kendi ölümlerini kaydediyor”. Mroué, kendi ölümünü kaydetmek fikrinden öylesine etkilenmiştir ki protestocuların kendi ölümlerini belgeleme nedenleri üzerine internette yoğun bir araştırma yapmaya başlar. Suriye’deki ölümler üzerine bilgi ve kanıt arar ve pek çok malzeme bulur. Bulduğu malzemelerden birisi, süresi 1 dakika 23 saniyelik bir videodur. Mroué’nun Double Shooting2 (Çifte Çekim, 2011) adını verdiği bu buluntu videoda kaydı yapan eylemci bizzat kendi vurulma anını çekmiştir. 1 Temmuz 2011. Şam’ın Kerim El Şami Mahallesi’nde bir sokakta, güvenlik güçleri ve vatandaşlar arasındaki silahlı çatışmayı cep telefonundan çeken eylemci bir binanın üst katında, pencerede veya balkondadır. Video silah sesleriyle başlar, çatıları, balkonları, binaları görürüz. “Birdenbire o göz, sağ köşede… bir bina duvarı arkasında saklanan keskin nişancıyı görüveriyor. Göz, keskin nişancıyı kaybediyor. Onu tekrar bulmaya çalışıyor, sola …

View Post

Yaşatmak İstedik

“Bunun nasıl anlatılması gerektiği hiçbir zaman bilinmeyecek; birinci kişi mi, ikinci kişi mi, üçüncü kişi çoğul olarak mı, yoksa durmadan işe yaramaz kalıplar yaratarak mı? Denilebilse: Ben gözlerimizin ardında acı duyuyorsun…” Kamerayı elimize alıp sokaklara çıktığımızdan beri tanık olduğumuz katliamların anmalarında kaybettiklerimizin isminin her okunuşunda “yaşıyor!” ve “burada!” cümlelerini tekrar ve tekrar kaydetmişiz. Anma öncesi “Arkadaşlar, yitirdiklerimizi anmak için lütfen sesimiz gür çıksın” uyarısı geliyor megafonla. Kamera yumrukların ve zafer işaretlerinin arasında sabit kalmaya çalışıyor her haykırışta. Kaydeden kişinin kamerası sıkılmış yumruğa dönüşmüş. Hatırlamanın doğası ağırlaşıyor, her “yaşıyor” sözü katliamlarla bitmeyecek bir hesaplaşmaya dönüşüyor. Yas tutmayı istemeyen, ölümle barışmayan eller… Donuk, nemli gözler boşluğu süzüyor, kimse birbirine bakmıyor. Sanki yitirdiklerimizle göz göze geliyoruz her isim okunuşunda. İsimler tekrarlanırken, birbirlerine bağlanırken haykırışlar artıyor, isimleri çağıran ses, öldürülenleri ve katliamları birbirlerine zincirliyor. Kanıt diye dosyalaşmış tüm cinayet kayıtları ortalıktayken üzeri örtülen bir cinayetin yasını tutmamaya söz veriyor “yaşıyor”ların yankısı. Her “burada” haykırışı …

View Post

Sömürge Estetiğinde Pamuk ve Sanat Üretimi

Ahmed Tahrir 19. yüzyılın sonlarında Fas bir Fransız sömürgesiyken, şehirleri gazetecilere gösteren Fransız vali, kurulan ilk binalardan birinin, harita odası olduğunu gururla belirtiyordu. Aynı tarihlerde oryantalizmin afyonu ile hayallere dalmaya hevesli fotoğrafçılar ise Kahire’de tek dert ettikleri sorunun, şehri bir türlü yukarıdan görememek olduğunu söylemekteydiler. Bu uğurda Mısırlı gibi giyinen Avrupalılar, Kahire’nin sakinlerinden habersiz, şehrin ve şehirlilerin suretine sömürgeleştirmenin estetik çerçevesini yerleştiriyorlardı. Modernizmin mucize icatları silahlarla şehri kuşatma altına alıp altın kaplamalı dürbünlerle şehirleri surlardan izleyerek sokakta amaçsızca yürüyenleri düzene sokma hırsı, bu düzensiz hayat sakinlerinin odalarını illa ki temiz ve derli toplu görme arzusu, istatistikler çıkarma, askere gitmeyenleri köylerinden toplama, caddelerin, meydanların, ara sokakların kuşbakışlarını hiçbir detayı gözden çıkarmadan haritalara dökme çabası 19. yüzyılda Ortadoğu’yu metrekarelere böldü. Batılıyı hasta eden Ortadoğulu dağınıklık hali ve kafasına göre takılan bu ahaliyi “nasıl kontrol altına alırız” fikri, vebalılara ve akıl hastalarına uygulanan izleme metotlarının, sömürgeleştirilen bu şehirlerin ve hatta evlerin, tarlaların en …

View Post

Gelecek Queerin Müdahaleci Tahayyülleri

Özge Çelikaslan, Alper Şen – Mart 2016 // Kaos GL’nin aynı isimli sergisi için yaptığımız ‘Yorum İstiyoruz’ adlı yerleştirmeyi, sergiyi gezenleri de üretimin parçası haline getiren bir biçimde düzenlemiştik. Yerleştirmenin parçası olan ‘İş İstiyoruz’ adlı eylem videosu, Pembe Hayat, Kaos GL üyelerinin ve birçok eylemcinin katılımıyla, 17 Temmuz 2007’de Ankara Sıhhiye’deki İş ve İşçi Bulma Kurumu binası önünde eğitim, barınma iş ve sosyal haklardan mahrum bırakıldıkları için yaptıkları basın açıklamasını, grubun, İş ve İşçi Bulma Kurumu’na toplu dilekçe vermek üzere girmelerini, ardından polislerin ve güvenlik görevlilerinin engellemesiyle karşılaştıklarında dernek avukatının “İş ve İşçi Bulma Kurumu kamusal bir alandır, lütfen geçişlerine engel olmayın” uyarısı sonucu içeri alınmalarını ve dilekçelerini verdikten sonra kurumdan ayrılmalarını takip eder. Bu kayıt, olaydan iki gün sonra kısmen montajlanarak Karahaber video eylem kolektifinin videosu olarak ‘İş İstiyoruz’ başlığıyla youtube’a yüklendi. Zamanla, videonun yoğun olarak izlendiğini fark ettik, bunun internet arama motorlarına girilen anahtar kelimelerle ilgili olduğunu anladık. …

View Post

GerideKalanlar 13 – Ölümsüzler Kapısının Ardında

Oktay İnce, Alper Şen Ne işimiz vardı ki orda diye başlasam, doğrudan bir aşağılama haliyken zaten vize istemek, konsolosluklarda sanatçı olduğumuzu, ülkelerine girince oraya kazık çakıp kalmayacağımızı, “vallahi billahi ülkeme geri dönerim işte eski vizelerim ispatı olsunlar” uğraşına değecek ne var ki? Vize alabilince seviniyoruz, hatta 6 aylık, istemeden vermişler, dayanılmaz olan böylece kendimizi aşağılamamız. Yeni bir ülke göreceğiz, başka türlü düşünen insanlar, “belki etkileriz, belki etkileniriz, düşünme gücümüz, hitap gücümüz artar”, belki bir bakış açısı orda bizi bekler… Yolculuk elbette sadece bizim değil gerçekte imajların yolculuğu. Görüntü ve ses kopyasını aldığı hikâyelerin, şimdi artık öykü olmuş, geçmiş olmuş, bellek olmuş, bizim çağrılma sebebimize bakarsak “archive” olmuş olayların yolculuğu. Onlar olmasa biz köyümüzden bile çıkamazdık, görsel hikayeler çerçisiyiz: Sırtımızda yükümüz bu, kendi yükümüzün eşeğiyiz yad ellerde, ki aslında bizi taşıyan imajlar, biz onların yüküyüz. Yakın Plan Huzursuzluğunda Görüntü Okumaları Bir görüntü zamanla bir arşive nasıl dönüşür? Geçmişin görüntüsü ile bugünü …