yfa5

GerideKalanlar 10 – Ya Günde 12 Saat, Ya Da İsyan

Artıkişler Kolektifi – 2016 //

Eğer Avrupa’da göçmensen, gelecekte ya 12 saat çalışmayı kabul edeceksin ya da isyan edeceksin”

Yaklaşık 10 yıldır Avrupa’da yaşayan siyasetbilimci ve aktivist Murat’la Avrupa’daki sınıfsal yapının son göç dalgası ile nasıl yeniden şekillendiğini konuştuk.

Son yıllarda yaşanan göç dalgasının Avrupa Birliği’ne etkisine baktığımızda genel olarak bir sistem krizi görüyoruz. Bu krizin de ekonomik ve politik boyutları var. Göçmenleri “sorun” haline getiren bu kriz, günümüzde daha da derinleşmiş görünüyor. Bir süredir zengin ülkeler kendi zenginliklerini diğer ülkelerle paylaşma konusunda farklı bir tutum içerisindeler. Avrupa Birliği’nin kıta zenginliğini kendi arasında bile paylaşması fikri bir idealden öteye gidemiyor. Yine zengin zengin, yoksul da yoksul olmaya devam ediyor. Bu dengesizliği de sağlama almanın yolu daha sıkı bir sınır rejimi oluşturmaktan geçiyor. Avrupa Birliği derken bir yanda da milli ekonomik bir sistem oluşturmaya çalışmak… Almanya, İskandinav ülkeleri İsviçre bunu yapıyor mesela… En başta da İngiltere bunu yapıyor. Şu an, İngiltere’nin referandumda oylamaya sunduğu şey “biz zenginliğimizi Avrupa ile paylaşmak istemiyoruz” düşüncesi. Bu da ortak Avrupa fikrini öldüren bir durum. Bu nedenle sınırlar daha önemli oluyor. Örneğin güvenlik boyutunu ele alalım. Bu göç dalgası yüzünden sınırda bir gedik oluştu. Bundan etkilenen ülkeler ciddi sınır kontrolleri geliştirmeyi ve göçmen politikaları konusunda da en sıradan durumlarda kabul edilebilecek insani durumları bile engelleyerek sorun gördükleri süreci aşmaya çalışıyorlar. Tek istenen kalifiye göçün gelmesi… “Savaş gibi nedenlerden etkilenmiş sıradan insanlar bizim için yükten öte bir anlam ifade etmiyor” deniliyor. Savaş mağdurlarına 20-30 yıllık bir yatırım yapmak gerekiyor çünkü… Onların çocuklarını eğiteceksin ki daha sonra o çocuklar eğitimli iş gücü olarak sana geri dönsünler.

Bu tür krizler aslında Avrupa Birliği’nde ekonomi, güvenlik alanlarında ve toplumsal yaşamda bir savrulmayı da gösterdiği gibi bir ihtiyacı da ortaya koyuyor. Avrupa’nın genç nüfusa ihtiyacı var. Bu genç nüfusta da en açık kaynaklar ne yazık ki bizim gibi savaş coğrafyasından kaçmış gelmiş insanlar. Son elli yıllık sürece bakalım, Avrupa’yı besleyen dinamik insan gücü Orta Doğu’da geliyor. Almanya’yı ve tüm Avrupa’yı önce Türkiyeli ve Kürdistanlı işçiler besledi. Kıtanın en ağır işlerini bu insanlar yaptı. Daha sonra savaş ve diğer krizler yüzünden bu göç devam etti. Hatta belki de ilk göç dalgası Avrupa için daha maliyetli olmuştu. Avrupa da zamanla göçmenleri kabul yöntemlerini kendisine göre geliştirdi ya da bu maliyeti düşürdü.

Medeniyetler çatışmasını da görmek gerekiyor. Avrupa kendi üstünlüğünü kaybetmek istemiyor. Doğuya doğru uzanan egemenliğini sürdürmek istiyor. Hem kültürel hem de ekonomik açıdan düşünsel hakimiyetini sürekli kılmak istiyor. Sürüp giden tüm bu tartışmaların da en temelinde de bu yatıyor.

Bugün Avrupa’da sosyal haklar konusunda yeni bir durum ortaya çıktı. “İşçi sınıfının hayaleti kapitalizmi sarsacak” cümlesi mevcut durumda başka bir aşamaya geçti. Mevcut düzende işçi sınıfı, kapitalizmi sarsacak güçte değil. Öte yandan mülteci “krizi” tek tek ele alındığında bazı ülkeler tarafından baş ağrıtan sorunlara yol açıyor. Güvenlik sorununa yol açıyor, toplumsal tepkiye neden oluyor, böylece bazı iktidarlar oy kaybına uğruyor. Ama bundan öte genel olarak kapitalizmin yaşadığı bir sorun var. Şu an Avrupa’da üretim düzeyi 20 yıl önceye göre yüzde 40 geriledi. Yani istihdam da yüzde 40 gerilemiş oldu. Bunun nedeni Avrupa’daki üretimin düşüşü mü ? Değil… Bu, Avrupa’daki üretimin Asya’ya kayması ile ilgili bir durum. Bu da Avrupa’daki sosyal dokuyu da tümden değiştirmiş oldu. Eskiden kalifiye bir işçiye ya da ustabaşına duyulan ihtiyaçtan öte, şu anda toplumun ya da devletlerin ihtiyaç duyduğu insan kategorisi değişti. Bugün Avrupa’da iyi bir ustabaşı olmak çok bir anlam ifade etmiyor. Ama yirmi sene önce üretken bir işçi ya da ustabaşı, bir işveren için çok önemliydi. Artık bu tür üretimler daha ucuz işgücünün olduğu alanlara kayıyor. Toplumsal yapı değiştikçe de farklı sonuçlar ortaya çıkıyor.

Galiba Marx bir de “devlet toplumunu” hesaplamadı. Kapitalizmi ayakta tutanlardan biri de devletin maaşlarını ödediği geniş bürokrasi çevreleri ve doğrudan devletle bağlantılı çalışan iş kolları… Bunlar dışında Avrupa’da çok güçlü bir üretim alanı kalmadı. Bunun dışında kalanlar, genellikle hizmet sektörüdür ya da günlük çalışmayla ihtiyaç duyulacak temizlik işçileri, yiyecek sektöründe çalışacak işçilerdir. Yüksek teknoloji ve maaş gerektiren işler de Avrupa’nın yerlileri tarafından tercih edilirken bahsettiğim diğer iş kolları çoğunlukla Avrupalı yerliler tarafından tercih edilmiyor. Herhangi bir Alman’ı ya da İngiliz’i düşünün, gidip temizlik işi mi yapacak? Bu tabir doğru değil tabii ki ama algı öyle olduğu için söylüyorum, ayak işlerini kim yapacak? Bunun için eğitimsiz, az ücrete razı bir iş gücüne ihtiyaç duyulacak. Mülteci akını bu ihtiyacı da karşılamış oluyor. Bir mültecinin Avrupa’daki yaşam standardı ile bir Avrupalının yaşam standardı arasında öyle büyük bir uçurum var ki… Ortalama bir Avrupalının maaşı kadar kazanabilecek mülteci oranı yüzde 10’dur, ki bu yüzde 10luk oran da bugünün koşullarında olacak bir şey değil, bundan 20-30 sene sonra gerçekleşebilecek bir durum. Geri kalan yüzde 90’lık kesim de sadece gelmiş olduğu ülkeden daha iyi koşullarda yaşadığının refleksi ile hareket edip daha iyi bir yaşam yaşadığını düşünecek. Aslında burada yaşanabilecek en kötü koşulları yaşıyor olacaklar, ama bunun farkına varması pek de mümkün değil ve hallerinden memnun görünecekler. Savaş gibi nedenler görünürde göçün nedeni gibi görünse de, ekonomik çıkarlar bu göçü sürekli besliyor.

Ancak bu nedenle gelenlerin de sonraki kuşakları, yani 60larda göç edip Avrupa’da bu kötü koşullarda yaşayanların çocukları bir sosyal patlamaya da işaret ediyor. DAİŞ’e sempati duyanlara baktığınızda bu kuşağı görüyorsunuz, ya da 1990’larda Paris’te araba yakmalar… Bu nedenle sistem kendi çıkmazını da oluşturuyor. Yani ucuz işgücüne ve dolayısıyla mültecilere ihtiyaç duyuyorsun, ancak bu insanlara uygun bir yaşam koşulu yaratmadığın için bu insanlar aynı zamanda sistemin tehdidine dönüşebiliyor. Bu çok belirleyici bir tehdit mi peki? Bence sadece günümüzde güvenlik açısından konuşulan bir durum bu… Ancak asıl karşılaşılacak kriz, üretim düzeyi ve sınıf çelişkisinin daha da derinleştiği bir dönemde ortaya çıkacak. Avrupa’yı biraz gezme fırsatım oldu. Birçok fabrika teker teker kapanıyor. En son sıra otomotiv sektörüne geldi, onlar da kapanmaya başladı. Son 3-5 yılda, Belçika’da Fransa’da binlerce insanın çalıştığı otomobil fabrikaları kapandı. Yeni iş alanları da açılıyor, ama bu işler, işçilerin sosyal güvencesini eskisi gibi karşılamaktan uzak işler. Böylece sosyal devlet de yavaş yavaş bitiyor. İnsanlar işsiz kaldıklarında çok daha kötü koşullarda yaşamaya başlıyorlar. Çünkü mevcut sistem gün geçtikçe sosyal haklarda kesintiye gidiyor. Bu kesintiye de gerekçe olarak yeni gelen mülteciler gösteriliyor, halbuki bu durum aslında Avrupa’da sınıfsal yapıyı da değiştiriyor. Bugün Avrupa’daki yeni alt sınıfın Avrupa’daki sosyal sistemi değiştirme ya da daha çok taleplerde bulunma şansı yok, çünkü artık iki ayrı dünya yaşanıyor Avrupa’da. Göçmenlere karşı zaten farklı bir kültürel yapıdan ve eğitim sisteminden gelmiş oldukları için bir mesafe var, bu da göçmenleri Avrupalılardan daha keskin bir şekilde ayırıyor.

Göçmenler henüz Avrupa’da sistemi tehdit edecek bir oranda değiller. Hesaplasanız yüzde 3-5 arasında değişen bir nüfus göçmenleri oluşturuyor. Dolayısıyla şu an için kontrol edilebilir ya da sadece potansiyel bir tehdit algısı söz konusu… O yüzden göç politikası çok bilinçli yürütülüyor. Mesela Kanada, ABD ya da Avustralya’nın göç politikası daha farklıdır. Daha çok mesleki beceriyi ya da beyin göçünü esas alan bir göç politikası izleniyor orada, onların da almış olduğu göçmen sayısı savaşları ya da diğer nedenleri de göz önüne aldığımızda Avrupa’dan daha az demek pek mümkün değil. Onlar da bu göçmen havuzundan ekonomilerini besliyorlar. Sadece coğrafi nedenlerden dolayı bu ülkeler daha tedbirli görünüyorlar. Özetle Avrupa’nın bugün içinde olduğu durum, hem bir kısır döngü hem de bir ihtiyaç…

Buna egemen toplumların reflekslerini de eklemek gerek. Bir Arap, Fransa’da Fransızların yemek yediği bir restoranda genellikle rahat yemek yiyemez, dışlandığını hisseder. Benzer bir hissi Türkiye’deki batı illerinde Kürtler de hissediyor. Ancak bu dışlanmayı kabul eden göçmen, kendi durumunu geldiği yerdeki savaş koşulları ya da ekonomik sorunlarla karşılaştırarak meşrulaştırıyor. Avrupa’da çalışma saatleri 6 saate düşürülmeye çalışılırken bir mülteci yaşayabilmek için gündelik işlerde 12 saatten fazla çalışmak zorunda kalabiliyor. Ancak aynı kişi geldiği ülkede 12 saat çalışmayı eziyet olarak görebiliyor.

Öte yandan Avrupa’nın güney ülkelerinde baş gösteren anti-kapitalist arayışların, ki bunlar anti-emperyalist politikalar değiller, ortaya çıkmasının nedenlerinde biri Avrupa’daki kapitalist sistemin klasik krizlerinin halen aşılamamış olmasından kaynaklanıyor. Güney’de eskiye oranla düşmüş olsa da halen sanayi kollarında kendisine iş bulan bir sınıf var. 20 yıl sonra Avrupalılar için güneyde de sadece beyin gücü ile yürütülen işler kalırsa burada ortaya çıkacak istihdam, insanların ihtiyacını karşılayamayacak durumda olacak. Bugün Çin, Hindistan ya da Türkiye ekonomilerinin büyümesi sanayinin ve ucuz iş gücünün bu coğrafyalara kaymasından kaynaklanıyor. Bunun toplumsal sorunları bugünlerde Avrupa’nın güney ülkelerinde hissedilmeye başlansa da 20-30 yıl sonra bu dönüşümün gerçek sonuçlarıyla karşılaşacağız. Bu dönüşüm Yunanistan’da, İtalya’da, İspanya’da, Portekiz’de hissedilmeye başlandı ancak henüz orta ve kuzey Avrupa’ya yansıdığını söyleyemeyiz. Örneğin Fransa ekonomik açıdan hem kendisini döndürebilen hem de kesintilere gitmek zorunda kalan bir ülke… Böyle çelişkili bir durumu günümüzde Hollanda’da, Almanya’da, Avusturya’da, İsviçre’de ve İskandinav ülkelerinde göremezsiniz. Ancak 20-30 yıl sonra bu ülkeler de bu tür ekonomik ve toplumsal krizleri durduramayacaklar. İnsanların taleplerini sistem karşılayamaz hale gelecek. Ya da devlet tüm toplumu besleyecek yeni mekanizmalar geliştirecek, ki bu da kapitalizmin mantığına uygun değil, yani kapitalistlerin kazandıklarını toplumun tüm kesimiyle paylaşacak halleri yok… Sosyal patlamalar asıl o zaman, yani gelecek kuşaklarda Avrupa’yı dönüştürecek. Hem iş koşullarının güvencesizliğinden hem de egemen toplumların kültürel reflekslerinden dolayı orta sınıfa yükselme hayali/ihtimali kayboldukça, gelecekte ya yine az ücretle ve güvencesiz koşullarda en az 12 saat çalışmayı kabul edeceksin, ya da isyan edeceksin… Çünkü gelecekte toplum da sistem de sana başka bir çözüm sunmuyor olacak.

Artıkişler – Haziran 2016 – Atina