GerideKalan İç Sesler – 6 / İmgeler ve İmajlar

Benjamin’in Bavulları

“Tüm bu bitmek bilmez göç seni her coğrafyada sürüklerken, bavulların senden daha legal bir statüde kaldığında – ki eğer bavullar seni taşımayacaksa – önce içindeki her bir nesne ile vedalaşman gerekebilir. Bir elbisenin, ayakkabının ya da kitabın varlığı ve hatırlattığı yasal duygulanımların yasadışı ağırlığı seni denizde bir sınırı aşarken zorda bırakacaktır.
“Yolculuk” planlı, programlı ve bavulları şifreli bir kelimedir. Göç ise sırta yüklenen son eşyaların tekinsizligi ile yol boyunca geride bıraktıklarının çağrışımını taşır. Sırtında da, elinde de aklında da yer kalmadı. Gölgen var sadece taşıyabildiğin bu belirsiz yolda… “

Moria kampına giden yol, gündüz sıcağı. Kafayı pişiren güneş. Zoom yapınca sıcaktan titreşen asfalt. Elimizdeki minik kameraya, esmer yüzümüze ve sakallarımıza güveniyoruz mültecilerle her karşılaşmamızda. Kaldığımız yerde biri beni Pontuslu’ya benzetti. Mağdur genleri karizmatik duruyor mu kromozomlarımızdan bahsederken? Çorum’dan adam çıkmazmış. Çorumlu olsak da adam değiliz zaten.

Arapça yazıları okumaya çalışıyoruz trafik tabelaları üzerinden. Merakımıza bir tür filtre koyma çabası. Okumaya, anlamaya çalışmak; ya da anlamak değil, hissetmek. Anlarken ancak kendimizi anlarız gibi bir kanaat, her görüntü okuma çabasında imge yaratırken yakalıyor bizi, tedirgin ediyor. Gördüklerimizi duyduklarımızı hissetmeye çalışıyorsak, duyguyu kaydederken mi yaratmaya mı çalışıyoruz, yoksa kurguda mı, yoksa akşam uzosunda mı? Yine de imgelerde kalmak iyidir. Konuşturur, sayıklatır en azından izlerken. Her harf bir temsiliyetse, göçün alfabesinin mi peşindeyiz? Farsça ile Arapça’yı ayırt edecek kapasitede miyiz? Bir de Urduca var kardeşim…

Cehemmen kelimesini okuyabildim Arapça. Yok hayır Farsça. Aslında hepsi. Aman ne büyük başarı… Diğer tabeladaki yazılamayı okumaya çalışırken debeleniyorum. Yanımızdan şehirden Moria kampına ya da Moria kampından şehre gidenlerle konuşmak için bir bahane: Yazılamanın çevirisini öğrenme ihtiyacına dayalı bir diyalog peşinden samimiyet oluşturur belki. “Kendine dikkat et” yazıyormuş trafik tabelasının üstünde. Filistinli iki kişi yanımızda. Kamera yerde, asfalta yayılan gölgelerinde. Gölgelerin keskinliği stilize yapıyor her ifadeyi. Hem anonim, hem amorf, hem masalsı… Türkiye’yi övüyor Filistinli gölge. “Ama para yok orada da,12 saat çalışıp saati 5 lirayla hayatta kalmak eşittir Türkiye.”

Bir Arap alfabesi daha. Ama bu daha çok Farsi sanki. Ya da Urduca olabilir kardeşim… Arap alfabesinin gizeminde kaybolmazsak ‘market’ yazıyor. Marketin detayları kırık dökük. Bedende ve mekanda kırılmamış, yıkılmamış, yıpranmamış imajlarla ilticayı anlatabilir miyiz? Yıkıntının efsunu her kaydı gizemli yapıyor sanki… Marketin karşısındaki zeytinlikler çok güzel görünüyor. Bir huzur veriyor yakın planlarda. Ağaçlar da bin yıllık. Bir anlam ifade eder mi? Ağacın dibindeki çöpler içerisinde ‘Hell’ marka enerji içeceği. Buradan cehennem yazısına geçilir mi? Kardeşim bunun Urducası da var mı?

Dar alanda kısa temsiller: Kilisenin camı kırılmış. Kapısında anarşizan A ile ‘Stop Deportation’ yazıyor. Çanı çalıyoruz. Uzun uzun çınlıyor. Tersten görüntüyü okusak arıza estetiği oluyor, yavasça artan sinir bozucu bir sinyal gibi. Ev sahibimiz Yorgo’ya bu kaydı izlettik. Kırık kilise camlarını görünce gerildi. “Şimdi sizin oralarda bunu camiye yapsalar ne dersiniz, kızmaz mısınız?” Yorgo, bizim karşının Müslüman’ı olduğumuzu düşündüğü için ahlaki kromozomlarımızdan yola çıkıp empati kurmamızı istiyor. “Anarşizm falan boş işler bunlar…”

Zaman geçti, geçiyor. Kayıtları izlerken hep aynı zamana, aynı asfalta, aynı işaretlere geri dönüyoruz yine de. Bunları vücudumuzda veya herhangi bir yerde – mesela imajda, nasıl iz haline getiriyoruz? Anı mı, nostalji mi? Yara mı, kesik mi, dövme mi? İmaja gelecek olursak; proje denen mefhumu bitirmeden, geride kalanlar üzerine çalışmayı sürdürürken imaj bize hiç bir şeyi geride bıraktırmayacak, hep orada olmayacak mı? Bunu söylerken gözlerim yaşarıyor, bir önceki ağlama nedeni geride kalıyor, yenisi geliyor. Metin de kalır, kalmaz, tekrar okunur, okunmaz mı? Ama geride kalanlar dediğinde? Yaşıyorum, çünkü ölüyorum – geride kalanları miras bırakıyorum her kayıtta ya da kurguda. Hazır olun!

Henüz projeyi açmaya yeltenemedim, yeltendim – elim notlara gitti. Kendimizi tanımlamak hep zor, proje de ne oluyor ki? Film’i kim imajlar yığınından ayırmış, önce yığınların bir araya gelmesi lazım hele. Film olunca; belgesel ‘yaratılınca’ proje bitiyor mu? Yoksa yıkıntıyı tedarik edenler devamlı orada mı? Neden bu armağan ilişkisini kar amaçlanan maden kıvamına getiriyorlar? Neden film yapmayı zorunlu hale getirmişler? Akademiyi suçluyorum doçent bey! Benim film yapmaya ihtiyacım var, zorunlu değilim, hoşt. Ay film dedim… Ah film dedim… İmajlar yığını desek de olmuyor muydu?

Unutma bu halimiz de bir imaj, öyle olsa gerek. Ya bunlar, fotografik imaj ve filmik imaj diye mi ayrılıyordu? Hah, benim dediğim filmik imaj öyleyse. Bu imajlar yığınından videoarchi, yok archivideo çıkar mı Benjamin’in bavullarını hatırlamayı unutursak. Her neyse, kendime tane tane anlatınca anlıyorum – yoksa geride kalanların hepsi bir his. İç döktüm, iç çektim. Tekrar okumadım henüz yazdıklarımı, geride kalmadı.

Tekrar okudum. İmla hatalarına gözüm takıldı. Gerisi beyhude. Ama acaba sana hissettirebildim mi? Korkarım bundan, hep korkmuşumdur. Arkada Max Richter dinliyorum. November. Sana da tavsiye ederim karşıdaki dost. Ah karşı imaj… Biz/ben karşının ölüsüyüz. Vites ileri devam ediyorum. Bir geriye döneyim. Hah, hissettirmek… Beni anla demiyorum dostum. Bunca imaj geride kalmışken kör ol da demiyorum, kör olma da gör beni. Hasan Hüseyin’den ne güzel beddua değil mi? Beddua mı yoksa? Benjamin’in Son Bakışta Aşk’ı da bir beddua mıdır? Sadık Hidayet’in Baykuş’u, Gogol’un Palto’su? Bunlar 2018’in geride kalan bedduaları… Evet Yorgo temeldir, Benjamin de hep mihenk taşı kalmalıdır. Ama ben Moria’da geride bıraktığımız Benjamin’in bavullarını taşımayı tercih edebilirim. Walter Benjamin de sınırı aşamadan hayatına son vermemiş miydi? Onun bavullarında ne vardı acaba… Üzüldüm, durdum.

“Sonra bir çitten atladın, bir deniz geçtin. Vardığında kokudan ve izden ibaret oldun. Şimdi bir duvara adını, duygularının dipnotu gibi yazarsın: “Buradaydım” demek gerekir mi her yeni yola çıkışta geride bıraktığın duvara? Gerekir elbette. Sadece kendi gölgeni taşıyabildin buralara kadar. Şimdi de seni burada gölgeden ibaret sanıyorlar. O zaman önce onu bedenine yeniden kavuşturmalısın. Bedenin de kendi hafızasına kavuşmalı. Bunun için de unuttuklarını kendine hatırlatmalısın. Sınırı geçerken geride bıraktığın bavul mesela… İçinde şarkı söylediğin günlerin neşesini taşıyan bir gömleğin vardı. Hala orda olmalı.
Evet evet, o şarkıdan yeniden başlamalı…”

Artıkişler Video Kolektifi

KinoMosaik

Lesvos – Temmuz 2018