taskafa3

Bir Sokak Hikâyesi ya da Akran Edinmek

Ahmet Gürata – Yeni Film Dergisi Nisan 2017

John Berger yazdığı roman ve denemelerin yanı sıra televizyon için yaptığı Görme Biçimleri gibi öncü çalışmalarıyla tanınıyor. Diğer yapıtlarının gölgesinde kalsa da, sinema Berger’in önemle eğildiği sanat dallarından biri. Öyle ki, bir söyleşisinde, üretirken resim ya da düzyazıdan çok sinemadan etkilendiğini belirtir (John Berger in Conversation with Michael Ondaatje, 2003, Vimeo). Berger, sinema alanındaki ilk çalışmalarını İsveçli yönetmen Alain Tanner ile gerçekleştirdi. İkili  1966-76 yılları arasında birlikte biri belgesel olmak üzere dört filme imza attı.[1] Bu filmleri, uzunca bir aradan sonra, İskoç sanatçı Timothy Neat ile yaptığı iki çalışma izledi.[2] Berger, bu filmlerin ilkinde oyuncu olarak anlatıcı rolünü üstlenirken, filmin pek çok aşamasına da destek oldu (Neat, “Invisible Cinema”, On John Berger içinde, der. Ralf Helter ve David Malcolm, Brill, 2015).

taskafa 2Berger’in sinemadaki son işbirliği ise yaklaşık 20 yıl sonra gerçekleşti: Taşkafa: Bir Sokak Hikâyesi (Andrea Luka Zimmerman, 2013). Kral: Bir Sokak Hikâyesi (Metis Yayınları, çev. Müge Gürsoy Sökmen, 2001 [1999]) romanından esinlenen film, aşina olduğumuz bir konu ve mekâna, İstanbul’un sokak köpeklerine, odaklanıyor. Romanın anlatıcısı olan köpek Kral’ın yerini, filmde kurmaca mı gerçek mi olduğunu bilemediğimiz Taşkafa alıyor. ‘Deneme-tarzı’ filmde, Galata mahallesi sakinlerinin yakından tanıdığı Taşkafa’dan hareketle başka köpek ve sokak hayvanlarının hikâyelerinin de peşine düşüyoruz.

Filmin anlatısı, John Berger’in Kral romanından okuduğu dokuz parçayla şekilleniyor. Bu parçaların ilkinde ayaklarını havaya dikip insan gibi sırtüstü yatan bir köpeğin görüntüsüne Berger’in şu sözleri eşlik ediyor: “Her köpek rüyasında orman görür, gerçekten bir ormanda bulunmuş olsun olmasın.” Kral romanı, bir köpeğin gözünden şehrin dışındaki bir gecekondu mahallesinin toplum yaşamından dışlanmış sakinlerinin yaşamına tanıklık etmekteydi. Taşkafa’da ise, köpekler ve şehrin hikayesinin yanı sıra, tarihe doğru da bir yolculuğa uzanıyoruz. Bilindiği gibi, İstanbul’un sokak köpeklerinin varlığı yüzyıllar boyunca siyasi çekişmelerin odağında yer alır. Örneğin, 19. yüzyıldaki modernleşme girişimleri çerçevesinde kent sokaklarının köpeklerden temizlenmesi hedeflenir ve geniş çaplı kıyımlara girişilir. Bunu başka kırımlar ve sürgünler izler. Bütün bu girişimlere karşın, İstanbul’da bugün sokak hayvanları, bir ölçüde insanların desteği ve yardımıyla, varlıklarını sürdürüyor… Gerek Kral gerekse Taşkafa alt başlıklarında belirtildiği gibi birer sokak hikâyesi olmanın dışında aynı zamanda birer umut ve direniş anlatısı.

Hayvanlara Bakmak

taskafa-storiesofthestreet-3-670x379John Berger, “Hayvanlara Neden Bakmalı?” başlıklı denemesinde, kapitalizmin insan ve doğa arasındaki bağa dayalı farklı gelenekleri nasıl ortadan kaldırdığına değinir. Bu dönüşüm süreci öncesinde, hayvanlar insanların hayatında merkezi bir rol oynamaktadır. Son iki yüzyıldaysa tedrici olarak kent ve insan hayatından çıkarlar. 20. yüzyılda sokakta ve fabrikalarda hayvanların yerini yanmalı motorlar alırken, giderek büyüyen kentler, çevrelerindeki kırsal alanları da banliyölere dönüştürdü. İnsan ile hayvan arasındaki ilişkide her iki dönemde de insan-merkezciliğin egemen olduğunu hatırlatan Berger, en önemli kuramsal kopuşun Descartes sayesinde gerçekleştiğini vurgular:“Descartes insanların hayvanlarla olan ilişkisindeki örtük ikiliği içselleştirmemizi sağladı. Bedeni ruhtan tamamen ayırarak fizik ve mekanik yasalarına tabi kıldı. Hayvanlarsa ruha sahip olmadığı için makine düzeyine indirgendiler.” (John Berger, “Why Look at Animals?,” About Looking içinde, Vintage, 1992 [1980], s. 11)

Kentlerde çekirdek ailelerine sığınan insanlar yine de önceki hayatlarına dair bazı hatıraları yaşatmaya çalışır. Herhangi bir yarar uğruna değil sadece keyif için beslenen ev hayvanları ile çocuklar için oyuncak doldurulmuş hayvanlar gibi… Ancak, bu dönüşümün en esaslı göstergesi, 19 yüzyılda ortaya çıkan hayvanat bahçesidir. Berger’e göre, insanların hayvanları gözlemlemek, görmek için gittikleri hayvanat bahçeleri, aslında bu türden ilişkilerin imkânsızlığına dair bir anıttır:

Toplumun gelişiminde önemli rol oynayan hayvanla insan arasındaki bakış ortadan kayboldu. (…) Hayvanat bahçelerinin amacı ziyaretçilerine hayvanlara bakma olanağı sunmasıdır. Ancak, hayvanat bahçesinin hiçbir yerinde hayvanların bakışına rastlanmaz. En fazla, hayvanın bakış şöyle bir üstümüzden geçer. Hayvanlar başka yere bakar. Kör biçimde ileriye bakarlar. Mekanik bir şekilde süzerler. İlişkiye karşı duyarsız hale gelmişlerdir, zira ilgilerine çekecek bir şey kalmamıştır (a.g.e., 28).

Kentsel dönüşüm İstanbul’u artan oranda cenderesine alırken, insanlar ve hayvanlar arasındaki ortak yaşam pratikleri giderek yok oluyor. Meydanlar ve parklar birer birer imara açılırken kamusal mekân, özel güvenlikle korunan siteler ve alışveriş merkezlerine sıkışıyor. Sokak hayvanları ilerleme adına yaşamımızdan çıkıyor. Köpekler ve kediler, insanların yaşamında eskisi gibi merkezi önemde yer almasalar da, engellere rağmen şehir hayatında varlıklarını sürdürüyor. Bu gerilimli varoluş, aynı zamanda John Berger’in sözünü ettiği türden bir bakışı mümkün kılıyor. Taşkafa’nın önümüze koyduğu soruların başında ortak yaşam koşullarının daha ne kadar sürdürülebileceği var. Yakın zamanda kentsel dönüşümün fütursuz saldırılarına karşı güçlü bir direniş ortaya koyan kent sakinleri acaba hayvanlarla kurdukları ittifakı koruyabilecekler mi?

Köpekler Çağı

0000000105865-1Kral romanda, Kral’ın yoldaşlık ettiği Vico ona adaşı Aydınlanma Çağı’nın düşünürlerinden Giambattista Vico’dan (1678-1744) söz eder. Giambattista, uygarlığı, Tanrılar, Kahramanlar ve İnsanlar çağı olmak üzere üç döneme ayırmaktadır. Ona göre bu sonuncu çağ politika ve kurbanlar dönemidir. Ancak, insanlararası yardımlaşma eğilimi anlamına gelen humanitas kelimesinin esasında humare, gömmek fiilinden geldiğini savlar Giambattista. Bu nedenle, insanın insanlığı ölülere saygı duymakla başlamıştır. Ancak, ölülere saygı gösterilen bu İnsanlık Çağı artık son bulmaktadır. Vico’ya göre, onun yerini alacak yeni dönemin adı Köpekler Çağı’dır: “Latincede gömmek demek olan bu kelime artık geçersiz. Yeni kelime tahrip etmek. Tahrip etmek, harabiyet, yok etmek. Tahrip et ki görecek bir şey kalmasın.” (Berger, Kral, 169)

Bilim insanları, bir süredir, içinde bulunduğumuz jeolojik çağ Holosen’in son bulduğunu söylüyor. İnsanların gezegen üstünde geri döndürülmez biçimde yol açtığı fiziksel değişime dikkat çekmek için bu yeni döneme Antroposen adını veriyorlar. İnsanın doğa üzerindeki tahribatının sonuçlarına dair görüşleri iki grupta toplamak mümkün. Bir grup, teknolojinin ya da Tanrı’nın imdada yetişeceğini ve insanlığı bu durumdan kurtaracağına inanıyor. Diğer grupsa, artık çok geç kalındığını ve durumu iyileştirmek için elimizden bir şey gelmeyeceğini savlıyor. Bu iki görüşün de tutarsızlıklarına dikkat çeken Donna Haraway, son kitabında bu belayla başa çıkabilmek için umutsuzluğu yenmemiz ve eyleme geçmemiz çağrısında bulunuyor. Haraway’e göre mücadelenin yolu beklenmedik işbirlikleri, kombinasyonlardan geçiyor. ‘Ya birlikte olacağız ya da yok olacağız’ diyen Haraway, çevresel adalete dayalı çok-türlü bir hayatın imkanlarını oluşturmayı öneriyor (Donna J. Haraway,Staying with the Trouble: Making Kin in the Chthulucene, Duke UP, 2016).

Taşkafa bir yandan da bu türden çok-türlü bir hayatın ipuçlarını sunuyor seyirciye. İnsanın doğaya ve türdeşlerine zulmünün giderek arttığı bir dönemde, gündelik yaşamın sıradanlığının altında yatan olağanüstü şeyleri göstermeyi amaçlıyor. Haraway’in bu yeni dönem için bulduğu slogan sanki Taşkafa’da karşılığını buluyor: “Çocuk yapmayın, akran edinin!” (“Make Kin Not Babies!”). Haraway, akranla neyi kastettiğini de şöyle açıklıyor kitabında: “‘akran’ edinmek ecdattan ya da soydan farklı/öte bir anlam taşıyor (…) Akranı biraz esnetip yeniden tanımlarsak dünyadaki bütün canlılar en derin anlamıyla akranımız sayılır. Bu anlamda akran birleştirici bir sözcük” (2016).

Sinemada ve Hayatta Anlam

Taskafa-still-1Taşkafa, yalnızca anlatı biçimiyle (belgesel-kurmaca-deneme) değil, aynı zamanda yapım koşulları açısından da farklı bir film. Dar bir bütçeyle çekilen film, çokuluslu bir işbirliğinin ürünü. Andrea Luka Zimmerman’ın yönettiği filmin yapımcılığını Gülen Güler ve Bill McAlister üstleniyor. Filmi, Artıkİşler kolektifinden tanıdığımız Alper Şen kurgulamış. Nereden destek alınabileceği ya da kimlerle işbirliği yapılabileceğine dair tercihler sinemanın uzun süredir üzerinde durmadığı sorular. Yönetmen Zimmerman, Taşkafa ile aynı zamanda bu sorulara da kafa yoruyor. Filmin ardından Open Democracy için kaleme aldığı makalesinde, sinema ile hayat arasında bir ortak zemin arayışının ipuçlarını sunuyor (Andrea Luka Zimmerman, “On common ground: the making of meaning in film and life,” Open Democracy, 2013, https://www.opendemocracy.net/andrea-luka-zimmerman/on-common-ground-making-of-meaning-in-film-and-life). Son olarak sözü, Zimmerman yazısının sonunda yer alan manifestosuna bırakalım:

Sinemada ve Hayatta Birarada Varoluş İçin Manifesto

  1. Hayat inşa safhasında olan bir şeydir: tamamlanmamış, geçici ve muğlak. Sinema eğer bunu yansıtamıyorsa gerçekliği yakalayamıyor demektir.
  2. İçeriği, biçimi, estetiği ya da teknolojisiyle uluslararası bir izleyiciye hitap etmeyi hedefleyen bir yapıt, insanların ve mekânın yaşanmış deneyimlerine dayanmıyorsa enternasyonalist değildir.
  3. Her düzgün sinema çalışması, nasıl gerçekleştirilirse gerçekleştirilsin, perdede, kamera arkasında ve yaratıcıları nezdinde, bir topluluk aracılığıyla yapılan bir iştir. Toplum diye bir şey vardır.
  4. Bir filmin bütçesi ve yapım koşulları, söz konusu filmin kahramanları, teması ve niyeti ile doğrudan orantılı ve insancıl bir ilişki içinde olmalıdır.
  5. Günümüzde ifade biçimi (kurmaca, belgesel vs.) ne olursa olsun, en verimli film yapım tarzı anlamı denemekten gelen deneme – taslak – tarzıdır. Ve, Beckett’in dediği gibi “Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil.”
  6. Sinemasal ifadede gerçekliği arttırmak arzu edilen bir şey olmasının yanı sıra, aynı zamanda malzemeye içkin olan şeyi, beklemeyi, de açığa çıkarır. Bazen metaforların düz anlamda ifade edilmeleri gerekir.
  7. Braudel zamanı üç katmana ayırır: kişisel, toplumsal ve doğal. Dördüncü boyut ise empatidir. Sinema işte bu dördüncü boyuttur.
  8. Her filmde hayvan yer almalıdır. Onlar olmadan, kamera kasetsiz ya da makarasız gibidir. Dünyanın çoğunluğunu gözardı etmiş olursunuz. Bu gayrımeşrudur.
  9. Yine aynı şekilde, umutsuz bir dünya – ve film – geçersizdir. Aslolan umuttur.
  10. Okuyucunun kendi gereksinimlerine göre doldurması için boş bırakılmıştır….

web-res-zimmerman-taskafa-stories-of-the-street-2-in-common-17-june_event_image

[1]Chandigarh’da Bir Kent (Une Ville à Chandigarh, Alain Tanner, 1966); Semender (La Salamander, Alain Tanner, 1971); Dünyanın Ortası (Le milieu du monde, Alain Tanner, 1974); 2000 Yılında 25 Yaşına Basacak Olan Jonah (Jonas qui aura 25 ans en l’an 2000, Alain Tanner, 1976).

[2]Play Me Something’in (1989) ve Walk Me Home’un (1993).